30 Nisan 2013 Salı

Turkey might prove to be a “turkey” after all!


I’ve been looking into some national income statistics for a while, and was intrigued to find out that Turkey is rapidly deindustrializing for the past 15 years. (Actually, to be honest, I wasn’t that much intrigued because I was actually expecting that. Anyone witnessing the decline in real investments coupled with high CA deficits and very low FDI flows into Turkey would have come up with that result.  But, the actual rate of deindustrialization still came as a surprise.)

 
As seen from the graph, Turkish share of manufacturing output has declined from a level of 24% in 1998 to less than 16% as of end of last year. This graph is drawn using the new GDP data series with a base year of 1998.

If we extend the data back to 1968, we see a clear trend of initially rising and subsequently levelling share of manufacturing in most EMs. Turkey and Mexico’s manufacturing shares actually drop, while Thailand’s keeps on rising.
 Actually, many people may argue that a similar trend can be seen in almost all developing countries when they switch from an agrarian to an industrial society. However, the problem with Turkey is its period of high(er) industrial output is extremely brief compared to countries like Japan and Korea which have advanced to premiere league in the last 50 years.

Let me requalify the title: Turkey might prove to be a turkey unless it radically changes its industrial policy and significantly increases its investment spending.

NB: A caveat is in order while using GDP data. “Real” (inflation-adjusted) series are good for only measuring the inter-period growth rate of GDP and its components. In order to see how the actual shares of components of GDP behave in time, the “current price” series must be used.

29 Aralık 2012 Cumartesi

FT'DEN 10 YIL KADAR BAYAT BİR SAPTAMA


FT anladığım kadarıyla Finansbank’tan alıntılayarak Kasım ihracat rakamlarının göründüğü kadar iyi olmadığını vurgulamış. (http://blogs.ft.com/beyond-brics/2012/12/28/turkey-trade-figures-good-on-the-surface-worrying-beneath/#axzz2GRe5GSJ7) Buraya kadar iyi. Zaten ben de bir önceki post’ta bu duruma vurgu yapmıştım. Ancak sonrasında TUİK’in bu ay itibarıyle ülkelere göre “ham petrol” ticareti verilerini yayınlamaktan vazgeçtiği gibi saçma bir iddiada da bulunmuş. Halbuki TUİK zaten 2003 yılından beri bu verileri (sadece bu verileri değil, doğal gaz ve rafine edilmiş petrol verilerini de) yayınlamıyor. Daha doğrusu “gizli veri” adı altında yayınlıyor.  Komik bir şekilde, bu “gizli veri”lerin bir kısmının ülke dağılımı da var. Örneğin, 2012 yılının ilk 11 ayında İran’dan 10 milyar dolarlık “gizli veri” ithal etmişiz. Herhalde bu “gizli veri”nin ham petrol ve doğal gaz olduğunu kimse tahmin edemez! Bir de “gizli veri”nin “gizli veri”si var (hani bazı finansal tablolarda others – others vardır ya). İlk 11 ayda bu rakam da 11.3 milyar dolar olmuş. (Bunun da ülke dağılımını tahmin etmenin yolları var, ama o kadar meslek sırrı da bana kalsın.)

UÇAN İHRACAT MI, AKŞAM MI?


Akşam gazetesi Cuma günü 1. sayfa manşetten “İhracata Uçuş İzni” başlığıyla ihracattaki müthiş artış nedeniyle Yeşilköy’de kargo dağlarının ortaya çıktığını iddia ediyor. Gazeteye göre Kasım ayından beri ihracatta görülen patlama neticesinde gümrükte bekleyen mallar aprona ve helikopter pistine taşınmış durumda. Evet gerçekten de bugün açıklanan rakamların da teyit ettiği gibi, Kasım’da ihracat %24.8 oranında artmış gözüküyor. Ancak hemen sevinmeden önce, bir kaç noktayı hatırlamakta fayda var: Birincisi geçen yıl bayramın Kasım ayına denk gelmesi nedeniyle neredeyse 1 hafta gümrüklerin çalışmamış olduğu. Yani geçen seneye göre çalışılan gün sayısında büyük fark var. İkincisi, Kasım’ın 2. yarısında ABD’nin emriyle İran’a altın ihracatının sonlandırıldığını biliyoruz. Ancak ilk 15 günde hâlâ BAE üzerinden bir miktar ihracat söz konusu.

Bulunduğumuz aya gelirsek. İTO verilerine göre ilk 24 işgününde geçen seneye göre %5.2 bir artış söz konusu. Sonuç olarak, evet ihracatımız (biraz da TL’nin göreceli düşük değeri sayesinde) beklenenden daha iyi bir performans gösterdi ve göstermekte. Ancak buradan bir ihracat patlaması oluyor sonucunu çıkartmak için bayağı “uçmak” gerekiyor. 

UĞUR GÜRSES’İN ERDEM BAŞÇI SEVGİSİ!


Kelimenin tek anlamıyla Uğur Gürses Erdem Başçı’ya takmış vaziyette. Herhalde 2012’deki yazılarının %80’i TCMB politikalarını eleştirir nitelikteydi. Bugünkü son yazısında bile başlığı “Evde Denemeyiniz” şeklinde atarak FED’in yeni politikasını anlatırken, bizim MB’na çakmadan geçememiş.

Unutmayalım ki, teoride ne kadar bağımsız olsalar da, tüm dünyada merkez bankaları bazı siyasi kısıtlar (constraints) içinde hareket etmek zorundadırlar. Herşeyi bırakın, başınızda faizlerin enflasyona sebep olduğunu düşünen bir monarkın olduğunu düşünün. Herhalde, bu yeteri kadar bir “kısıt” sayılır.

Gelelim, MB’nın aynı anda hem fiyat istikrarını, hem de finansal istikrarı hedeflemesine. Eğer araçlarınızı yeteri kadar çeşitlendirebilirseniz, bundan daha doğal ne olabilir ki? Sonuçta finansal istikrarın göz ardı edilmesi, bir gün gelir sizin fiyat istikrarınızı da vurur.

Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz (ki benim beğenmediğim yönleri de var) ama Erdem Başçı yönetimindeki Merkez Bankası en azından bazı yeni “unorthodox” araçlar, yöntemler, politikalar deniyor, ve kısmen de başarılı oldu ve oluyor. Kıskanmayalım lütfen!

TEKNİK BİR NOT: KREDİ ARTIŞI – BÜYÜME İLİŞKİSİ


Başçı Salı günkü sunumda kredi artışını 2013’de %15 civarında tutmayı hedeflediklerini belirtti. Son 9 çeyreğe baktığımızda kredi artışı ile büyüme arasında çok net bir ilişki göze çarpıyor. Kabul etmek gerekir ki gözlem periyodu çok kısa ama daha öncesi küresel kriz nedeniyle, daha da öncesi ise 2001 krizi sonrasındaki yüksek enflasyon-faiz değerleri nedeniyle iyi bir gözlemleme periyodu oluşturmuyor.

Bulunan ilişkinin R2 değeri çok yüksek ve denklemin sabit değeri (intercept) de oldukça düşük. Eğer bu ilişkinin 2013 senesinde de tutacağını düşünürsek ve kredilerin hedeflendiği gibi %15 oranında artacağını varsayarsak (ki MB’nın son açıklamalarında belirttiği gibi kredi stoğunun milli hasılaya oranının oldukça artmış olması nedeniyle bu oranda bir artış zor olabilir), 2013 yılında nominal milli gelir artışı % 8.6 olmakta. Eğer enflasyon hedefi tutarsa (%5.0), büyüme hızımız %3.6 oluyor. Tabii, bu çok ham bir analiz. Büyüme-kredi artışı arasındaki ilişki çıktı açığının durumuna ve kredi faizlerinin düzeyine göre değişebilir. 

İMF’NİN MERKEZ BANKASINA YÖNELİK ELEŞTİRİLERİ FAZLA CİDDİYE ALINACAK DÜZEYDE DEĞİL


İMF’nin son yayınlanan 4. madde konsültasyon raporunda TCMB politikaları ile ilgili oldukça eleştirel bir yaklaşım benimsenmiş. Ancak, bu eleştirilerin çok da sağlam bir dayanağı yok:
1-      Enflasyon yüksek kalmaya devam ediyor. – İMF’nin klasik bir enflasyon takıntısı. Halbuki bizde son 9 senedir görülen hafif yüksek enflasyonun büyümeye negatif bir etkisi olmak bir kenara pozitif etkisi olduğuna dair pek çok çalışma var (İlk aklıma gelenler Robert Barro (Review of Federal Reserve Bank of St. Louis, 1996), bir İMF ekonomisti olan Michael Sarel (İMF staff papers, 1996) ve Michael Bruno (Finance and Development, 1995). Şimdi bazıları enflasyon TL'yi değerlendiriyor diyebilir. Evet, uzun vadede enflasyon TL'de bir düzeltmeyi mecbur kılıyor. Ancak devaluasyonun pass-through oranı sadece%20. Öte yandan enflasyonu fazla sıkınca, büyüme oranı aşırı düşüyor. 
2-      Temmuz ayından beri gerçekleştirilen parasal gevşeme prematür olabilir. –Valla, MB onu da yapmasa, şu an pek güzel bir resesyonun içinde olacağımız kesindi. Ayrıca İMF MB’nın toplam fonlamasına bakarsa, nette bir parasal genişleme olmadığını da görürdü. (Bir zahmet Başçı’nın son sunumunun 20. sayfasındaki grafiğe baksınlar.)
3-      MB zor bir küresel konjonktürde, fiyat istikrarını ve finansal istikrarı hedefliyor. –Neredeyse tüm dünyadaki merkez bankaları mandate’lerini bu yönde değiştirirken ve sıfıra yaklaşan faizler ve anormal parasal genişleme politikaları nedeniyle bizim gibi ülkelere aşırı para girişleri söz konusu iken bizim MB’nın böyle bir yaklaşımı benimsemesinden daha doğal ne olabilir ki? (Zaten İMF de 27. paragrafta MB’nın yaklaşımını pek güzel özetlemiş bulunuyor!)
4-      TCMB iletişim politikasını kuvvetlendirmeli! Meali: Biz biraz mankafa olduğumuz için ne yapıldığını anlayamıyoruz, lütfen yardım edin!
5-      MB faiz koridoru esprisini bırakıp, yeniden haftalık repo oranını tek faiz aracı olarak kullansın, ve bunun faizini de reel faiz düzeyine (herhalde %7 falan kastediliyor) çıkarsın, olası sıcak para girişlerini de sterilize döviz alımlarıyla dengelesin. –Hımm, şimdi bu nokta üzerine uzun bir yazı döşenebilir, ancak kısa bir cevap şu şekilde olabilir: Eğer MB enflasyonla birlikte kur düzeyini de hedefliyorsa (ki hedefliyor), daha esnek bir para politikası yürütmek zorunda. Şu anki çerçeve böyle bir esnek politika için çok daha uygun.
6-      Karmaşık araçlar para politikasının aktarma mekanizmasının iyi çalışmamasına neden oluyor. –İMF bu duruma örnek olarak mevduat ve kredi faizlerinin hızlı bir şekilde adjust edememesini göstermiş. Evet, 2011 öncesinde piyasa faizlerinin politika faizine daha hızlı adjust ettiği söylenebilir. Ancak, o dönemde politika faizinin çok yüksek düzeylerden hızlı bir şekilde düşürüldüğünün (sadece 1 senede 16.75’ten 6.50’ye) ve de sonrasında kredi hacminin de çok hızlı bir biçimde arttığını (%40’lara kadar), son dönemde ise MB’nın makro-ihtiyari tedbirleri de devreye sokarak bilinçli bir şekilde böyle bir gelişmeyi önlediğini de unutmayalım. Ayrıca, TGA’larda görülen artışların da kredi faizlerindeki düşüşü yavaşlattığını unutmayalım. Ve de, biraz sabır lütfen: Para politikalarının etkisi genelde 6-9 ay içinde görülür.  

ERCAN KUMCU’DAN VOODOONOMİCS!


Bilenler bilir, Ercan Kumcu’nun en büyük tezi “Türkiye’ye döviz girince ekonomi büyür, çıkınca küçülür”dür. Ancak bu sene hiç de öyle olmadı. Cumhuriyet tarihinin en yüksek miktarda döviz girişi olmasına rağmen , büyüme %3’ün altında kaldı. Hal böyle olunca, Kumcu da olaya yeni bir perspektif getirmek zorunda kaldı (ki bunu son 3-4 yazısında vurguluyor). Efendim, bu sene Türkiye’nin büyüyememesinin nedeni Türk Lirası’nın değerlenmemesi (daha doğrusu değerlenmesinin engellenmiş olması) imiş. Peki, değerlenseydi ne olacaktı acaba? Hangi mekanizma Türkiye’yi coşturacaktı? İhracatın ve invisibles gelirlerinin azalması mı? İthalatın artması mı? Döviz düşüyor diye yatırım harcamaları mı patlayacaktı? Özel sektör (zaten neredeyse tamamı kendi parası olan) döviz borçları nedeniyle mi yatırım yapmaktan imtina ediyordu? (Yoksa, iç ve dış piyasalardaki talep zayıflığı ve belirsizlikler mi buna sebep oldu?) Hâlâ tasarruflarının üçte biri (altını da sayarsak yarısından fazlası) dövizde olan Türk halkı, kur düşüyor diye, iç tüketime mi abanacaktı? (Haa, belki iç tüketim biraz artardı ama bu artışın büyük bir kısmı tüketim malı ithalatına kanalize olurdu.)

Herşeyi bir kenara bırakalım, TL değerlendiği sürece büyüme sağlamak, Türkiye açısından “sürdürülebilir” bir politika olabilir mi? Küresel piyasadaki rakiplerimiz kurlarının rekabetçiliğin korumaya çalışmak için 10 takla atarken, bizim kuru değerlendirmemizin bir mantığı var mı? Bunun sonunda elde kalan tek şeyin ekonomide artan riskler olduğunu (ve bir de binlerce Mercedes ve BMW) defalarca tecrübe etmedik mi?