29 Aralık 2012 Cumartesi

FT'DEN 10 YIL KADAR BAYAT BİR SAPTAMA


FT anladığım kadarıyla Finansbank’tan alıntılayarak Kasım ihracat rakamlarının göründüğü kadar iyi olmadığını vurgulamış. (http://blogs.ft.com/beyond-brics/2012/12/28/turkey-trade-figures-good-on-the-surface-worrying-beneath/#axzz2GRe5GSJ7) Buraya kadar iyi. Zaten ben de bir önceki post’ta bu duruma vurgu yapmıştım. Ancak sonrasında TUİK’in bu ay itibarıyle ülkelere göre “ham petrol” ticareti verilerini yayınlamaktan vazgeçtiği gibi saçma bir iddiada da bulunmuş. Halbuki TUİK zaten 2003 yılından beri bu verileri (sadece bu verileri değil, doğal gaz ve rafine edilmiş petrol verilerini de) yayınlamıyor. Daha doğrusu “gizli veri” adı altında yayınlıyor.  Komik bir şekilde, bu “gizli veri”lerin bir kısmının ülke dağılımı da var. Örneğin, 2012 yılının ilk 11 ayında İran’dan 10 milyar dolarlık “gizli veri” ithal etmişiz. Herhalde bu “gizli veri”nin ham petrol ve doğal gaz olduğunu kimse tahmin edemez! Bir de “gizli veri”nin “gizli veri”si var (hani bazı finansal tablolarda others – others vardır ya). İlk 11 ayda bu rakam da 11.3 milyar dolar olmuş. (Bunun da ülke dağılımını tahmin etmenin yolları var, ama o kadar meslek sırrı da bana kalsın.)

UÇAN İHRACAT MI, AKŞAM MI?


Akşam gazetesi Cuma günü 1. sayfa manşetten “İhracata Uçuş İzni” başlığıyla ihracattaki müthiş artış nedeniyle Yeşilköy’de kargo dağlarının ortaya çıktığını iddia ediyor. Gazeteye göre Kasım ayından beri ihracatta görülen patlama neticesinde gümrükte bekleyen mallar aprona ve helikopter pistine taşınmış durumda. Evet gerçekten de bugün açıklanan rakamların da teyit ettiği gibi, Kasım’da ihracat %24.8 oranında artmış gözüküyor. Ancak hemen sevinmeden önce, bir kaç noktayı hatırlamakta fayda var: Birincisi geçen yıl bayramın Kasım ayına denk gelmesi nedeniyle neredeyse 1 hafta gümrüklerin çalışmamış olduğu. Yani geçen seneye göre çalışılan gün sayısında büyük fark var. İkincisi, Kasım’ın 2. yarısında ABD’nin emriyle İran’a altın ihracatının sonlandırıldığını biliyoruz. Ancak ilk 15 günde hâlâ BAE üzerinden bir miktar ihracat söz konusu.

Bulunduğumuz aya gelirsek. İTO verilerine göre ilk 24 işgününde geçen seneye göre %5.2 bir artış söz konusu. Sonuç olarak, evet ihracatımız (biraz da TL’nin göreceli düşük değeri sayesinde) beklenenden daha iyi bir performans gösterdi ve göstermekte. Ancak buradan bir ihracat patlaması oluyor sonucunu çıkartmak için bayağı “uçmak” gerekiyor. 

UĞUR GÜRSES’İN ERDEM BAŞÇI SEVGİSİ!


Kelimenin tek anlamıyla Uğur Gürses Erdem Başçı’ya takmış vaziyette. Herhalde 2012’deki yazılarının %80’i TCMB politikalarını eleştirir nitelikteydi. Bugünkü son yazısında bile başlığı “Evde Denemeyiniz” şeklinde atarak FED’in yeni politikasını anlatırken, bizim MB’na çakmadan geçememiş.

Unutmayalım ki, teoride ne kadar bağımsız olsalar da, tüm dünyada merkez bankaları bazı siyasi kısıtlar (constraints) içinde hareket etmek zorundadırlar. Herşeyi bırakın, başınızda faizlerin enflasyona sebep olduğunu düşünen bir monarkın olduğunu düşünün. Herhalde, bu yeteri kadar bir “kısıt” sayılır.

Gelelim, MB’nın aynı anda hem fiyat istikrarını, hem de finansal istikrarı hedeflemesine. Eğer araçlarınızı yeteri kadar çeşitlendirebilirseniz, bundan daha doğal ne olabilir ki? Sonuçta finansal istikrarın göz ardı edilmesi, bir gün gelir sizin fiyat istikrarınızı da vurur.

Beğenirsiniz ya da beğenmezsiniz (ki benim beğenmediğim yönleri de var) ama Erdem Başçı yönetimindeki Merkez Bankası en azından bazı yeni “unorthodox” araçlar, yöntemler, politikalar deniyor, ve kısmen de başarılı oldu ve oluyor. Kıskanmayalım lütfen!

TEKNİK BİR NOT: KREDİ ARTIŞI – BÜYÜME İLİŞKİSİ


Başçı Salı günkü sunumda kredi artışını 2013’de %15 civarında tutmayı hedeflediklerini belirtti. Son 9 çeyreğe baktığımızda kredi artışı ile büyüme arasında çok net bir ilişki göze çarpıyor. Kabul etmek gerekir ki gözlem periyodu çok kısa ama daha öncesi küresel kriz nedeniyle, daha da öncesi ise 2001 krizi sonrasındaki yüksek enflasyon-faiz değerleri nedeniyle iyi bir gözlemleme periyodu oluşturmuyor.

Bulunan ilişkinin R2 değeri çok yüksek ve denklemin sabit değeri (intercept) de oldukça düşük. Eğer bu ilişkinin 2013 senesinde de tutacağını düşünürsek ve kredilerin hedeflendiği gibi %15 oranında artacağını varsayarsak (ki MB’nın son açıklamalarında belirttiği gibi kredi stoğunun milli hasılaya oranının oldukça artmış olması nedeniyle bu oranda bir artış zor olabilir), 2013 yılında nominal milli gelir artışı % 8.6 olmakta. Eğer enflasyon hedefi tutarsa (%5.0), büyüme hızımız %3.6 oluyor. Tabii, bu çok ham bir analiz. Büyüme-kredi artışı arasındaki ilişki çıktı açığının durumuna ve kredi faizlerinin düzeyine göre değişebilir. 

İMF’NİN MERKEZ BANKASINA YÖNELİK ELEŞTİRİLERİ FAZLA CİDDİYE ALINACAK DÜZEYDE DEĞİL


İMF’nin son yayınlanan 4. madde konsültasyon raporunda TCMB politikaları ile ilgili oldukça eleştirel bir yaklaşım benimsenmiş. Ancak, bu eleştirilerin çok da sağlam bir dayanağı yok:
1-      Enflasyon yüksek kalmaya devam ediyor. – İMF’nin klasik bir enflasyon takıntısı. Halbuki bizde son 9 senedir görülen hafif yüksek enflasyonun büyümeye negatif bir etkisi olmak bir kenara pozitif etkisi olduğuna dair pek çok çalışma var (İlk aklıma gelenler Robert Barro (Review of Federal Reserve Bank of St. Louis, 1996), bir İMF ekonomisti olan Michael Sarel (İMF staff papers, 1996) ve Michael Bruno (Finance and Development, 1995). Şimdi bazıları enflasyon TL'yi değerlendiriyor diyebilir. Evet, uzun vadede enflasyon TL'de bir düzeltmeyi mecbur kılıyor. Ancak devaluasyonun pass-through oranı sadece%20. Öte yandan enflasyonu fazla sıkınca, büyüme oranı aşırı düşüyor. 
2-      Temmuz ayından beri gerçekleştirilen parasal gevşeme prematür olabilir. –Valla, MB onu da yapmasa, şu an pek güzel bir resesyonun içinde olacağımız kesindi. Ayrıca İMF MB’nın toplam fonlamasına bakarsa, nette bir parasal genişleme olmadığını da görürdü. (Bir zahmet Başçı’nın son sunumunun 20. sayfasındaki grafiğe baksınlar.)
3-      MB zor bir küresel konjonktürde, fiyat istikrarını ve finansal istikrarı hedefliyor. –Neredeyse tüm dünyadaki merkez bankaları mandate’lerini bu yönde değiştirirken ve sıfıra yaklaşan faizler ve anormal parasal genişleme politikaları nedeniyle bizim gibi ülkelere aşırı para girişleri söz konusu iken bizim MB’nın böyle bir yaklaşımı benimsemesinden daha doğal ne olabilir ki? (Zaten İMF de 27. paragrafta MB’nın yaklaşımını pek güzel özetlemiş bulunuyor!)
4-      TCMB iletişim politikasını kuvvetlendirmeli! Meali: Biz biraz mankafa olduğumuz için ne yapıldığını anlayamıyoruz, lütfen yardım edin!
5-      MB faiz koridoru esprisini bırakıp, yeniden haftalık repo oranını tek faiz aracı olarak kullansın, ve bunun faizini de reel faiz düzeyine (herhalde %7 falan kastediliyor) çıkarsın, olası sıcak para girişlerini de sterilize döviz alımlarıyla dengelesin. –Hımm, şimdi bu nokta üzerine uzun bir yazı döşenebilir, ancak kısa bir cevap şu şekilde olabilir: Eğer MB enflasyonla birlikte kur düzeyini de hedefliyorsa (ki hedefliyor), daha esnek bir para politikası yürütmek zorunda. Şu anki çerçeve böyle bir esnek politika için çok daha uygun.
6-      Karmaşık araçlar para politikasının aktarma mekanizmasının iyi çalışmamasına neden oluyor. –İMF bu duruma örnek olarak mevduat ve kredi faizlerinin hızlı bir şekilde adjust edememesini göstermiş. Evet, 2011 öncesinde piyasa faizlerinin politika faizine daha hızlı adjust ettiği söylenebilir. Ancak, o dönemde politika faizinin çok yüksek düzeylerden hızlı bir şekilde düşürüldüğünün (sadece 1 senede 16.75’ten 6.50’ye) ve de sonrasında kredi hacminin de çok hızlı bir biçimde arttığını (%40’lara kadar), son dönemde ise MB’nın makro-ihtiyari tedbirleri de devreye sokarak bilinçli bir şekilde böyle bir gelişmeyi önlediğini de unutmayalım. Ayrıca, TGA’larda görülen artışların da kredi faizlerindeki düşüşü yavaşlattığını unutmayalım. Ve de, biraz sabır lütfen: Para politikalarının etkisi genelde 6-9 ay içinde görülür.  

ERCAN KUMCU’DAN VOODOONOMİCS!


Bilenler bilir, Ercan Kumcu’nun en büyük tezi “Türkiye’ye döviz girince ekonomi büyür, çıkınca küçülür”dür. Ancak bu sene hiç de öyle olmadı. Cumhuriyet tarihinin en yüksek miktarda döviz girişi olmasına rağmen , büyüme %3’ün altında kaldı. Hal böyle olunca, Kumcu da olaya yeni bir perspektif getirmek zorunda kaldı (ki bunu son 3-4 yazısında vurguluyor). Efendim, bu sene Türkiye’nin büyüyememesinin nedeni Türk Lirası’nın değerlenmemesi (daha doğrusu değerlenmesinin engellenmiş olması) imiş. Peki, değerlenseydi ne olacaktı acaba? Hangi mekanizma Türkiye’yi coşturacaktı? İhracatın ve invisibles gelirlerinin azalması mı? İthalatın artması mı? Döviz düşüyor diye yatırım harcamaları mı patlayacaktı? Özel sektör (zaten neredeyse tamamı kendi parası olan) döviz borçları nedeniyle mi yatırım yapmaktan imtina ediyordu? (Yoksa, iç ve dış piyasalardaki talep zayıflığı ve belirsizlikler mi buna sebep oldu?) Hâlâ tasarruflarının üçte biri (altını da sayarsak yarısından fazlası) dövizde olan Türk halkı, kur düşüyor diye, iç tüketime mi abanacaktı? (Haa, belki iç tüketim biraz artardı ama bu artışın büyük bir kısmı tüketim malı ithalatına kanalize olurdu.)

Herşeyi bir kenara bırakalım, TL değerlendiği sürece büyüme sağlamak, Türkiye açısından “sürdürülebilir” bir politika olabilir mi? Küresel piyasadaki rakiplerimiz kurlarının rekabetçiliğin korumaya çalışmak için 10 takla atarken, bizim kuru değerlendirmemizin bir mantığı var mı? Bunun sonunda elde kalan tek şeyin ekonomide artan riskler olduğunu (ve bir de binlerce Mercedes ve BMW) defalarca tecrübe etmedik mi? 

17 Aralık 2012 Pazartesi

BÜTÇEDE “SANAL” TOPARLANMA


Kasım ayı bütçe sonuçları üzerine Maliye Bakanı Mehmet Şimşek “gelirlerdeki artış iç talepteki toparlanmaya işaret ediyor” demiş. Valla, hangi rakama bakıyor bilmiyorum ama bütçede iç talebi gösteren en önemli kalem “dahilde alınan KDV”dir. Bu da geçen seneye göre %6.2 oranında azalış göstermekte. Eğer buna toparlanma diyeceksek, vay halimize. Öte yandan, bu ay kurumlar vergisinin 3. taksidinin ödeme ayıydı ve burada geçen seneye göre %10 artış söz konusu. Ancak kimse şirketlerimiz iyi durumda zannetmesin. Bu artışın büyük kısmı bankaların ödediği kurumlar vergisinden kaynaklanıyor. (Bankaların geçen senenin aynı dönemine göre kurumlar vergisi artış oranı %37). Bankalar çıkarıldığında geri kalan şirketlerin kurumlar vergisi artış oranı sadece %4.4. Yani, sanayi perişanken, bankalarımız kârlarıyla beraber ödedikleri vergileri de rekor oranda artırıyorlar. İyi, di mi?

Diğer gelir kalemlerindeki artışlarda ise fazla bir sürpriz yok. Çoğu mevsim etkilerinden kaynaklanıyor. (Geçen sene Kasım ayının neredeyse ilk 10 günü tatildi. Bu sene tatil Ekim’e kaydı.) Bu arada “faizler, paylar, cezalar” kalemindeki yüksek oranlı artış kimseyi aldatmasın. Bu artış tamamen teknik bir sebepten kaynaklanıyor. Bu ay Hazine’nin ihraç ettiği tahvillerin fiyatı primli (100’ün üzerinde) olunca fark bu kaleme yansıtılıyor. Yoksa, Hükümet “ceza”lardan topladığı gelirleri (henüz) artırmış değil. Ancak RTÜK’ün başta bankacılık olmak üzere pek çok sektörde yüksek montanlı cezaları devreye sokması durumunda, bu kalem Hükümetin en önemli gelir kalemi olabilir. :)

Kasım’da bütçe dengesinin 5.5 milyar TL fazla vermesinin sebebi ise bu ay Hükümetin SGK’ya, müteahhitlere ve diğer bilimum alacaklılara yaptığı ödemeyi kesmiş olması. (Bu durum patronların son dönemde artan yakınmalarını da açıklamakta). Eğer ödemeler normal şekilde gerçekleşseydi, bütçe fazlası en az 3 milyar TL daha düşük olacaktı.

İRAN’LA PETROL TİCARETİNİ BİTİRMEK HERKES İÇİN HAYIRLI OLACAK


Türkiye’nin İran’a fosil yakıtlar karşılığı altın ihracatı artık ayyuka çıkmış vaziyette. Ancak birçoklarının zannettiğinin aksine İran’dan doğalgaz alımına ve bunun ödemelerine ABD çok ses çıkartmıyor çünkü boru hattı nedeniyle çok önceden imzalanmış anlaşmalar söz konusu. Zaten meblağ olarak da doğal gaza ödenen para petrole ödenenden oldukça daha az. (2011’de İran’dan yaklaşık olarak 3.5 milyar dolar doğal gaz, 7.5 milyar dolar petrol aldık).

Patırtı “ham petrol” alımından kopuyor. Rakamlar verirsek: Türkiye seneler içinde İran’dan aldığı ham petrol miktarını gittikçe artırmış. 2009’da 3.2, 2010’da 7.3, 2011’de 9.3 ve 2012’nin ilk 9 ayında 6.4 milyon ton. (Aynı dönemde Rusya’dan ithalat da ciddi şekilde azalmış. 5.8 milyon tondan 1.5 milyon tona.) İran’dan alınan petrolün muhtemelen dünya fiyatlarının oldukça altında olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

Öte yandan, sırf ucuz petrol alacağız diye İran gibi hem Esad’ı destekleyen, hem de Irak’ın Şii merkezi yönetimi üzerinde oldukça etkili olan bir ülkeye “zor günlerinde” yardım etmenin dış siyaset açısından ne kadar akıllıca bir hareket olduğu da tartışmalı. Sonuçta, Taner Yıldız’ın uçağının geri çevrilmesinde ABD kadar, İran’ın da rolü olabilir. ABD Irak’ın bütünlüğünü koruyarak, hem Kuzeyde, hem de Güneyde çıkan petrol üzerinde söz sahibi olmak istiyor. (Ancak, Şii Irak rejiminin Kürt ve sünnilere yaklaşımı dikkate alındığında ülke bütünlüğünün korunmasının çok zor olduğu da ortada.) İran ise Şii Irak yönetimi içindeki nüfuzunu korumak istiyor. Ayrıca, Türkiye’nin Kuzey Irak’la bir anlaşma yaparak İran petrolüne olan ihtiyacını azaltması ve bölgedeki nüfuzunu artırması, İran’ın işine gelen bir gelişme de değil.

Bu arada Vatan gazetesi altının İran’a nasıl taşındığını detaylı bir şekilde grafiklerle açıklamış. (Aynı zamanda, bu ticarette Halkbank’ın rolü de ilk defa açıklanmış. Yoksa daha yeni hisse satışı yapan Halkbank’ın kâr patlamasında bu ticaretin de payı olmasın sakın!) Yakında bu taşımalar sırasında Hollywood-vari bir soygun girişimi olursa, hiç şaşırmayalım. Ne de olsa bir seferde taşınan miktar az buz değil, en az 100 milyonlarca dolar. Ayrıca çalınacak mal da dünyanın izi bulunması en zor maddesi. (En olmadı, eritip de satarsın!)

“BON POUR L’ORİENT” BİR ANALİST!


Capital Economics’ten muhterem bir analist Daniel Dumboy, pardon Dombey, geçen hafta “altın ihracatı olmasaydı Türkiye resesyona girerdi” mealinde bir açıklamada bulunmuş, Capital Economics’in ana kuruluşu olan FT gazetesi de bunu haber yapmış. Evet, altın ihracatı (ve de ithalatı) Türkiye’nin dış ticaret ve dolayısıyla da cari denge rakamlarını dönemsel bazda etkilemekte. Ancak, ekonomi 101 dersi almış biri bile, altın ihracatının büyüme hızını değiştirmeyeceğini bilmesi gerekir. Milli hasıla 2 yöntemle hesaplanır: Üretim ve harcamalar. Ve bu 2 yöntemle bulunan milli hasıla ve büyüme rakamları eşit olmak zorundadır. Tanım itibarıyle, üretim rakamı içerisine Türkiye’de üretilmeyen kütçe altın rakamı konmaz, konamaz. Harcamalar yönteminde ise “ihracat” kalemi denklemin bir parçası olduğu için “altın ihracatı” yer alır. Ancak, bir çeyrek dönem içerisinde altın ihracatı ithalattan fazlaysa, bu “Türkiye’nin altın stoğunun azalması” anlamına gelir, ve bu fark “stok değişimleri” hesabı azaltılmak suretiyle milli hasıla hesabından düşülür. Böylece altının büyümeye net etkisi de sıfırlanmış olur.

EĞER FİTCH BÖYLEYSE, FİTCHMİŞİZ DEMEK!


Milli hasılanın açıklamasının akabinde Fitch derecelendirme şirketi (her ne kadar kendilerine Türkiye’yi yatırım yapılabilir statüsüne çıkaran ilk derecelendirme kuruluşu olmaları dolayısıyla müteşekkir isek de) talihsiz bir açıklama yaptı. Fitch’e göre bu sene büyüme %3, seneye ise %3.8 olacakmış. Haydi 2013’ü anladık da, 3. çeyrek 1.6 gelen büyüme rakamını görüp de, tüm sene büyümesi %3 olacak demek, her babayiğidin harcı değil.

Fitch’in daha da uçuk bir tahmini cari açık ile ilgili olanı. Fitch bu seneki cari açık oranını %7.3 olarak tahmin ediyor. Haydi diyelim, açıklamayı yaparken henüz Ekim cari açık rakamlarına vakıf değillerdi. Eylül itibarıyle bile 12 aylık cari açık 55 milyar dolardı. Fitch’in %3 büyüme tahminine göre bu sene milli hasılamız 790 milyar dolar olacak. Böl 55’i 790’a, %6.9 eder! Tabii, asıl gerçekleşme ise büyük ihtimalle 49/790=%6.2 şeklinde olacak. Nerede Fitch’in %7.3’ü, nerede %6.2.

Ha bu arada da, Fitch’e göre seneye büyüme hızımız artarken, cari açığımız da %7.3’ten %7.2’ye azalacakmış!! Belki seneye açık hakikaten de %7.2 olur, ama %6.2’den artarak olur. Yani, iki yanlış bir doğru eder!

Hayır, bir şey değil, eğer Fitch analistleri Türkiye’nin notunu böyle ayağı yere basmayan analizlere dayanarak artırmışlarsa, yandık demektir.

TEKNİK BİR NOT: BELİRSİZLİĞİN AZALTILMASI EKONOMİK AKTİVİTEYİ ARTIRACAK


Ekonomi literatüründe belirsizlik artışının ekonomik aktivitede ciddi bir daralma meydana getirdiği üzerine çeşitli çalışmalar yer almakta. (Örneğin son dönemde ABD’de Temsilciler Meclisi’nde iki parti arasında hararetli tartışmalara neden olan “fiscal cliff” (mali uçurum) sorununun sürüncemede kalmasının ekonomideki belirsizliği artırdığı ve dolayısıyla ekonomik aktivitede de bir yavaşlamaya yol açma riski yarattığı yönünde kuvvetli savlar ortaya konmakta.)

Bir veri ile ilgili tahmin aralığının artması o veriyle ilgili belirsizliğin artması anlamına gelir. Örneğin dolar kurunun 3 ay sonra alacağı değer konusunda yapılan bir ankete katılanlar geçen ay 1.70-1.80 aralığında tahminde bulunuyor, bu ay ise 1.50-2.00 aralığında tahminde bulunuyorlarsa, tahminlerin ortalaması aynı olsa bile, belirsizliğin artmış olduğu söylenebilir. Bu belirsizlik tahminlerin “standart sapması” (ortalamadan farklılığı) hesaplanarak sayısallaştırılabilir.

Bilindiği gibi MB enflasyon hedeflemesi politikasıyla TÜFE üzerindeki belirsizliği azaltma amacını gütmektedir. Aynı zamanda MB son dönemde kurlardaki oynaklığı azaltmak suretiyle buradaki belirsizliği de azaltmayı hedeflediğini açıkça beyan etmiş bulunmaktadır. Buradan yola çıkarak TCMB’nin ayda iki kere yayınladığı “Beklenti Anketi”nde bu iki değişkenle ilgili sorulara verilen cevapların standart sapmaları belirsizliğin önemli bir göstergesi olarak ele alınabilir.

Söz konusu ankette katılımcıların “12 Ay sonrasının yıllık TÜFE beklentisi” ve “12 ay sonrası dolar kuru beklentisi” sorularına verdikleri cevapların “standart sapmaları”nı ekonomik aktivite ile ilgili bir veri ile karşılaştırmaya (regresyon) tabi tuttuğumuzda istatistiki olarak anlamlı bir sonuç elde edebiliyorsak, belirsizliğin artmasının ekonomik aktiviteyi etkilediği sonucuna varabiliriz.

TUİK tarafından her ay yayınlanmakta olan “Sanayi Üretim Endeksi”ndeki aylık değişimler ekonomik aktiviteyi gösteren bir veri olarak ele alınabilir. Bu veriyi TÜFE ve dolar kuru ile ilgili anket verileriyle bir regresyona tabi tuttuğumuzda çıkan sonuç TÜFE ve dolar kuru beklentilerinin standart sapmalarının 3 ay sonraki sanayi üretimi değişikliğiyle çok yüksek bir istatistiki ilişkisi olduğunu göstermekte. (%99.9 güven aralığı) Bekleneceği gibi bulunan ilişkinin katsayıları negatif, yani bu 2 veriyle ilgili belirsizlik arttıkça (azaldıkça) sanayi üretimi de düşmekte (artmakta).


Regression Statistics
Multiple R 0.65
R Square 0.42
Adjusted R Square 0.40
Standard Error 0.08
Observations 66.00
ANOVA
  df SS MS F
Regression 2.00 0.30 0.15 22.45
Residual 63.00 0.42 0.01
Total 65.00 0.71    
  Coefficients SE t Stat P-value
Intercept 0.55 0.08 7.05 0.00
TÜFE -0.26 0.05 -5.17 0.00
Dolar kuru -3.16 0.64 -4.97 0.00


Sonuç olarak piyasanın TÜFE ve dolar kuru ile ilgili beklentilerinin ortak bir noktaya çekilmesinin (ie. beklentilerin standart sapmasının azalmasının) ekonomik aktiviteye olumlu etki yaptığı görülüyor. Standart sapmaların tarihsel gelişimine bakarsak, 2007 yılında enflasyon hedeflemesine geçilmiş olmasına karşın, TÜFE beklentileri ile ilgili standart sapmanın bu süre zarfında bir türlü kalıcı bir şekilde azaltılamamış olduğunu görüyoruz. (Ancak son ayda belirgin bir azalma olduğu da görülmekte.) Öte yandan, kur beklentilerinde ise sene başından beri bir daralma olduğu gözüküyor. Neticede MB’nın doğru yolda olduğunu söyleyebiliriz.